Bizimle İletişime Geçin

Sinema

Bella’nın Bilinçaltı Yolculuğu: Poor Things’in Psikanalitik Analizi #inceleme

Yorgos Lanthimos’un yönettiği ve Tony McNamara tarafından senaryosu kaleme alınan, Alasdair Gray’in 1992 tarihli romanından uyarlanan Poor Things, 2023 yapımı bir film olarak karşımıza çıkıyor.

Yorgos Lanthimos’un yönettiği ve Tony McNamara tarafından senaryosu kaleme alınan, Alasdair Gray’in 1992 tarihli romanından uyarlanan Poor Things, 2023 yapımı bir film olarak karşımıza çıkıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Emma Stone, Mark Ruffalo, Willem Dafoe, Ramy Youssef, Christopher Abbott ve Jerrod Carmichael gibi ünlü isimler yer alıyor.

Poor Things, Viktorya dönemi Londra’sında beyin nakli yoluyla hayata döndürülen ve kendini keşfetme yolculuğuna çıkan genç bir kadın olan Bella Baxter’a odaklanıyor. Film, sıra dışı bir bilimkurgu hikayesi gibi görünse de, aslında insan psikolojisinin karmaşıklığını çözmeye yönelik bir yolculuğa davet ediyor. Bella, kendisi ve çevresiyle kurduğu ilişkiler üzerinden derin anlamlar ve semboller aracılığıyla incelenerek izleyicilere zengin bir deneyim sunuyor. Feminist bir Frankenstein hikayesi olarak da nitelendirilebilecek olan Poor Things, toplumsal cinsiyet rolleri ve bireysel kimlik arayışının yanı sıra, bilimin etiği ve insan doğasının sınırlarını sorguluyor. Bu incelemede, filmdeki psikanalitik derinlikleri keşfetmek için adım adım Bella’nın iç dünyasına doğru bir yolculuğa çıkacağız.

Bella’nın Yeniden Doğuşu: Bilinçaltının Sınırları ve Toplumsal Kabul

Filmin merkezinde, trajik bir ölümün ardından sıra dışı bir deneyin konusu olan Bella’nın hikayesi yer alıyor. Dr. Godwin Baxter’ın bilimsel girişimi, Bella’nın beynini karnındaki bebeğin beyniyle değiştirerek onu hayata geri döndürüyor. Yeniden canlanan Bella, Dr. Baxter’ın himayesi altında kendini ve dünyayı keşfetmeye başlıyor. Ancak, bu keşif yolculuğu, sadece dış dünyanın sınırlarında değil, aynı zamanda iç dünyasının derinliklerinde de gerçekleşiyor.

Filmin ana teması, bir bebeğin yetişkin bir kadının bedeninde var olmasının toplum tarafından nasıl karşılanacağıdır. Bu temanın etrafında şekillenen hikaye, toplumun kadına bakış açısını, normları, ideolojileri ve sınıfsal farkları da incelemektedir. Bella, Dr. Baxter’a adeta bir tanrı gibi tapar ve dış dünyadan tamamen izole edilmiş bir şekilde onun himayesinde büyür. Ancak, bu izolasyon, Bella’nın gerçek dünyayı ve kendi benliğini anlama çabasını sınırlar.

Yorgos Lanthimos’un önceki filmi Köpek Dişi ile karşılaştırıldığında, her iki film de karakterlerin dış dünyadan izole edilmesi ve öğrenilmiş gerçekliklerle yaşaması gibi benzer temaları işlediği görülmektedir. Poor Things’de Bella, dış dünyadan koparılmış ve kendisine dayatılan gerçeklikle yetinmek zorunda bırakılmıştır. Bu durum, Lacan’ın “öteki” kavramının ardındaki arzuyu takip etme eğilimini ve gerçekliğin nasıl inşa edildiğini sorgulatır. Bella’nın, dışarıdan gelen etkileşimlerle ve özellikle Duncan Wedderburn gibi karşılaştığı kişilerle yaşadığı maceralar, onun çocuksu cesaretini ve merakını körükler. Bu süreç, Bella’nın kendi kimliğini bulma ve toplumsal kabulleri sorgulama yolculuğunu başlatır.

Filmdeki siyah beyaz sekansların renkli sahnelere dönüşmesi, metaforik bir yeniden doğuşu simgeleyebilir. Bu, Bella’nın hayatında yeni bir aşamaya geçtiğini ve kendi kimliğini bulma yolculuğunu tamamlamaya doğru ilerlediğini gösterebilir. Bella’nın yeniden doğuşu, sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşümü de işaret edebilir.

Bella Baxter’ın dudaklarından dökülen sözler, sadece bir karakterin değil, tüm insanlığın arzusunu dile getirmektedir: “Eğer dünyayı tanırsam, onu iyileştirebilirim.” Bu cümle, “Poor Things” filminin kalbinde yatan derin bir gerçeği ifade etmekte. Bella’nın bu sözleri, izleyicilere, dünyanın karmaşık yapısını ve içinde barındırdığı sorunları anlamadan, onları çözmenin mümkün olmadığını hatırlatıyor. Filmdeki bu kritik an, Bella’nın sadece kendi varoluşunu değil, çevresindeki dünyayı da sorguladığı bir dönüm noktasıdır. Bu, izleyiciye, kendi iç dünyalarına dönüp, dış dünyayı daha iyi bir yer haline getirebilmek için önce kendilerini iyileştirmeleri gerektiği mesajını veriyor. Bella’nın bu bilgeliği, filmin sadece bir sahnesinde değil, tüm yapısında yankılanan evrensel bir tema olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bella’nın Özgürlük Arayışı: Büyük Ötekinin Gölgesinde

Filmin, Bella’nın hayatına dair öne çıkan temalarından biri, hükümet veya otorite figürlerinin etkisinden tamamen bağımsız olamama durumudur. Bella’nın yeniden doğuşu, sadece fiziksel bir dönüşüm değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi yapıların birey üzerindeki baskısını da yansıtabilir. Dr. Godwin Baxter, Bella’nın hayatına yeniden şekil verirken, onun büyük bir öteki gibi algılanmasına neden olur. Dr. Godwin Baxter’ın büyük öteki olarak tanımlanması ve Bella’nın onun himayesindeki halk olarak resmedilmesi, Lacan’ın psikanalitik teorileriyle örtüşür. Bella’nın zihinsel büyüme ve özgürlük arayışı, Lacan’ın arzu nesnesi kavramıyla da ilişkilendirilebilir. Bella, kendi arzularını ve kimliğini keşfetme yolculuğunda, Dr. Baxter’ın ve toplumun arzularının nesnesi haline gelir. Ancak, bu süreçte, Bella’nın kendi özgürlüğü ve iradesiyle çatıştığı görülür.

Bella, Dr. Baxter’ın himayesi altında büyür ve dış dünyaya karşı kendi özgürlüğünü arzularken bile, onun etkisinden tam olarak kurtulamaz. Bu durum, bireylerin ve toplumların, otorite figürlerinin gölgesinden çıkamadıklarını ve özgürlüklerini tam anlamıyla elde edemediklerini gösterir. Bella’nın deneyimleri aynı zamanda Freud’un “bilinçdışı” kavramıyla da ilişkilendirilebilir; çünkü Bella, toplumun ve Dr. Baxter’ın arzularının bir nesnesi haline gelirken, kendi arzularını ve kimliğini keşfetmeye çalışmaktadır.

Film, bu temayı ele alarak, izleyicilere toplumsal ve siyasi yapılar içindeki bireyin rolünü ve özgürlüklerin sınırlarını sorgulatır. Bella’nın özgürlük arayışı, toplumun ve otorite figürlerinin belirlediği sınırlarla karşı karşıya gelirken, izleyicilerin de kendi varoluşlarını ve özgürlüklerini sorgulamalarını sağlar. Film aynı zamanda Bella’nın yaşadığı toplumun cinsiyet rollerine ve kadınların maruz kaldığı baskılara da ışık tutar. Bella’nın deneyimi, kadının bedeni üzerindeki toplumsal kontrolün bir metaforudur ve film, bu kontrolü reddeden bir kadının gücünü ve direncini kutlar.

Film bireyin toplum içindeki yerini, özgürlük arayışını ve otorite figürlerinin etkisini sorgulayarak, izleyicileri derinlemesine düşündürür. Lacansal paradigmayla yaklaşarak, filmdeki karakterlerin ve ilişkilerin altında yatan derin anlamları keşfetmek oldukça ilgi çekici bir deneyim.

Görsel Büyü: Estetik Değerlendirme

Filmdeki görsel anlatım ve tasarım, izleyiciyi etkileyici bir yolculuğa çıkarıyor ve estetik değeriyle dikkat çekiyor. Özellikle Emma Stone’un etkileyici performansı ve görsel tasarım ekibinin çalışmaları, filmi görsel olarak zenginleştiriyor. Stone’un bu filmdeki performansı, ona En İyi Kadın Oyuncu Oscar ödülünü kazandırdı ve haklı bir şekilde büyük övgüler aldı.

Filmde kullanılan renkler ve atmosfer, izleyiciye farklı duygusal katmanlar sunarak, hikayenin derinliklerine inmeye davet ediyor. Rahatsız edici varlıklar ve görüntüler, izleyiciyi sarsıyor ve filmdeki karakterlerin gelişimini destekleyen cinsellikle ilgili diyaloglar ve Bella’nın tanımlamalarıyla bir araya geliyor.

Özellikle farklı ülkeleri ziyaret ettikleri sahnelerde, filmde çeşitli çekim açıları ve yapay dünya dikkat çekiyor. Oyuncakvari görsel efektler, filme benzersiz bir atmosfer katıyor ve izleyiciyi gerçeklik ile hayal arasında gidip gelmeye davet ediyor. Gemi sahnesinde, geminin oyuncak bir gemiye benzemesi, belki de karakterlerin kendi içsel yolculuklarını temsil ediyor olabilir. Geminin oyuncak gibi görünmesi, karakterlerin kendi iç dünyalarında ve yaşamlarındaki sahte kabukları ortaya çıkarabilir. Bu sahne, gerçeklikle oyun arasındaki ince çizgiyi temsil ederken, aynı zamanda psikanalitik bir bakış açısıyla karakterlerin içsel çatışmalarını da yansıtabilir. Filmdeki görsel anlatım ve tasarım, sadece izleyiciye görsel bir şölen sunmakla kalmıyor, aynı zamanda karakterlerin iç dünyalarını ve hikayenin derinliklerini de yansıtıyor. Bu şekilde, film sadece bir hikaye anlatmaktan öteye geçerek, izleyiciyi düşündüren ve etkileyen bir deneyim sunuyor.

Özgürlüğün Dansı: Bella Baxter’ın Ayak İzlerinde Bir Yolculuk

Bella Baxter’ın dans sahnesi beni en çok etkileyen ve derinlemesine düşündüren sahnelerden biriydi. Bu sahne Bella’nın iç dünyasının ve bağımsızlık arzusunun sembolik bir ifadesi olarak sunuluyor ve izleyicide derin bir etki bırakıyor. Dans sadece fiziksel bir aktivite değil aynı zamanda Bella’nın içsel mücadelesinin ve özgürlük arayışının bir yansıması olarak da görülebilir.

Bella’nın her hareketi, kısıtlayıcı sosyal normlara ve beklentilere karşı bir meydan okuma olarak yorumlanabilir. Dans ederken attığı her adım, içsel gücünü ve bağımsızlığını ifade eder. Özellikle Duncan’la dans ettiği anlarda Bella’nın duygusal derinliği ve karmaşık kişiliği daha da belirginleşiyor. Dans, Bella’nın özgürlüğe olan tutkusunun bir sembolüdür ve bu sahnede bunu en çarpıcı şekilde görebiliriz.

Bella’nın dansı aynı zamanda onun çocuksu ruhunu yansıtmaktadır. Sahnedeki masumiyeti ve oyunbazlığı, Bella’nın içindeki özgür ruhun tezahürüdür. Duncan ile olan dansı sırasında gösterdiği reaksiyonlar, Bella’nın güveni ve neşesiyle birlikte özgürlüğe olan inatçı tutkusunu da gösterir. Bu sahne, Bella’nın karakter gelişiminde kritik bir rol oynar. Dans, onun özgürlük arayışının ve kendini ifade etme çabasının somut bir göstergesidir. Sahne, izleyiciye özgürlüğün ve kişisel gücün değerini sorgulatır ve bu temalar üzerine düşünmeye teşvik eder. Aynı zamanda Bella’nın dansı, filmdeki feminist temaları da vurgular niteliktedir. Bella, dans ederek toplumsal normlara meydan okur ve kendi kimliğini güçlü bir şekilde ifade eder. Bu, kadınların kendi özgürlükleri ve güçleri için mücadele etmelerinin önemini vurgular.

Yağmur Naz Karakaya / info@refleksif.com

Devamını Oku

Sinema

Belgesel sinemada yaşayan hafıza: Sevde Tunç’un “Women Storytellers” vizyonu Amerika’da

Sevde Tunç, bellek ve göç temaları etrafında şekillendirdiği çalışmalarını Amerika Birleşik Devletleri’nin prestijli akademik kurumlarında izleyiciyle buluşturdu.

Belgesel yönetmeni ve fotoğrafçı Sevde Tunç, bellek ve göç temaları etrafında şekillendirdiği çalışmalarını Amerika Birleşik Devletleri’nin prestijli akademik kurumlarında izleyiciyle buluşturdu. Columbia Üniversitesi ve New York Eyaleti’ndeki Alfred State College (SUNY) ev sahipliğinde gerçekleşen “Hafızayı Görmek” başlıklı etkinlik serisi, belgesel sinemanın toplumsal hafızayı koruma işlevini derinlikli bir tartışmaya açtı. Gösterimler ve ardından düzenlenen söyleşiler, hafızanın yalnızca sözlü anlatılar üzerinden değil; görüntü, ses ve gündelik yaşamın mikro pratikleri aracılığıyla nasıl yeniden inşa edilebildiğini interdisipliner bir perspektifle ele aldı.

Ekolojik Dayanışmanın Kaydı: Bir Başka Köy

Etkinlik kapsamında paylaşılan çalışmalardan ilki olan “Bir Başka Köy”, kırsal coğrafyada filizlenen ekolojik yaşam ve kolektif dayanışma pratiklerini merkeze alıyor. Gözlemci belgesel dilinin yetkin bir örneği olan film, kadınların öncülüğünde gelişen üretim ağlarının mekânla kurulan ilişkiyi ve toplumsal belleği nasıl dönüştürdüğünü inceliyor. Tunç’un kamerası, doğa ile insan arasındaki sürdürülebilir bağı sadece teknik bir veri olarak değil, yaşayan bir hafıza katmanı olarak kurguluyor. Film, ekolojik yaşamın bireysel bir tercihten öte, toplumsal bir direnç ve bellek inşası olduğunu görsel bir dille kanıtlıyor.

Mübadil Romanlar: Çok Kültürlü Bir Hafıza Fragmanı

Tunç’un bir diğer dikkat çeken üretimi olan “Mübadil Romanlar” multimedya projesi, Türkiye ve Yunanistan arasındaki nüfus mübadelesinin Roman toplumundaki izlerini sürüyor. Selanik’ten Anadolu’ya uzanan zorunlu göç deneyimini; fotoğraf, video ve ses kayıtlarını bir araya getiren hibrit bir anlatıyla sunan proje, kuşaklar arası aktarılan kolektif travmayı odağına alıyor. Proje, sadece tarihsel bir tanıklık sunmakla kalmıyor, aynı zamanda Roman toplumuna yönelik yerleşik önyargıları sarsan alternatif bir anlatı alanı inşa ediyor. Bu multimedya yaklaşımı, belgesel sanatının statik bir kayıt olmaktan çıkıp dinamik bir yüzleşme aracına dönüşebileceğini gösteriyor.

Women Storytellers ve Küresel Hikâye Anlatıcılığı

Sevde Tunç’un ABD’deki bu akademik turu, aynı zamanda temellerini attığı “Women Storytellers” adlı görsel hikâye anlatımı platformunun küresel vizyonunu temsil ediyor. Farklı coğrafyalardan kadınların, doğanın ve toplulukların hafızasını görünür kılmayı amaçlayan bu platform; belgesel film, fotoğraf ve sözlü tarihi modern bir arayüzde buluşturuyor. Tunç’un “bellek geçmişte kalan bir şey değil, bugünü şekillendiren yaşayan bir alandır” mottosuyla şekillenen üretim pratiği, platformun temel felsefesini oluşturuyor. Sanatçının Amerika’daki diğer üniversiteleri de kapsayacak olan gösterim takvimi, görsel antropoloji ve belgesel sinema alanındaki çalışmalarının uluslararası etkisini pekiştirmeye devam ediyor.

Devamını Oku

Sinema

26 – 29 Mart’ta sporun kalbi sinemada atacak: ISFF finalist seçkisi belli oldu

İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali, ikinci yılında izleyiciyle yeniden buluşmaya hazırlanıyor.

Geçtiğimiz yıl ilk kez düzenlenerek sporun rekabetçi doğasını sinemanın anlatım gücüyle buluşturan İstanbul Uluslararası Spor Filmleri Festivali (ISFF), ikinci yılında izleyiciyle yeniden buluşmaya hazırlanıyor. Belgesel sinemacı Gökçe Kaan Demirkıran’ın öncülüğünde hayata geçirilen festival, sporu sadece skor tabelalarından ibaret görmeyen; onu toplumsal dönüşümün, bireysel kimlik inşasının ve direncin bir aracı olarak ele alan derinlikli bir vizyon sunuyor. 26–29 Mart 2026 tarihleri arasında İstanbul’un farklı kültürel mekanlarında gerçekleşecek olan festivalin en çok merak edilen bölümü olan Kurmaca Kısa Film ve Belgesel Film yarışmalarının finalistleri ise resmen açıklandı. Seçki, sporun küresel bir dil olma özelliğini farklı coğrafyalardan gelen çarpıcı hikâyelerle pekiştiriyor.

Kurmaca Kısa Filmlerde Kimlik ve Direniş Temaları

Kurmaca kısa film kategorisindeki finalistler, sporun sadece fiziksel bir rekabet alanı değil, aynı zamanda politik ve kişisel bir varoluş mücadelesi olduğunu kanıtlayan yapımlardan oluşuyor. Kanada yapımı “A Good Day Will Come”, bir güreşçinin politik baskılar altındaki sessiz çığlığını merkeze alırken; ABD’den “Breaking the Tide” Hawaii’nin dalgaları arasında kardeşlik ve korkuyla yüzleşme hikâyesi sunuyor. Filipinler’den gelen “G!”, e-spor dünyasında kuşak çatışmasını işlerken; Hollanda yapımı “Inundation” ise savaş travmasını suyla kurulan yeni bir bağ üzerinden anlatıyor. İtalya’dan katılan “JAI” ve “The Champion’s Mural” yapımları ise dostluğun sınırlarını ve Maradona mirasının gençlerin hayatındaki dönüştürücü etkisini işliyor. İngiltere yapımı “The Fight” ile boks dünyasındaki kadın varlığına, ABD yapımı “Untouchable” ile eskrim sporundaki başarı hırsına odaklanan seçki, sporun çok katmanlı anlatılarını sinemaseverlerle buluşturuyor.

Belgesel Seçkisinde Sporun Dönüştürücü ve Birleştirici Gücü

Belgesel kategorisindeki finalistler, sporun toplumsal tabuları yıkma ve bireysel sınırları genişletme gücüne dair gerçek hayat hikâyelerini perdeye taşıyor. Türkiye’den Cem Güzel’in yönettiği “Abstract”, taraftarlık kültürüne yapay zekâ penceresinden bakarak aidiyet kavramını dijital bir düzleme taşırken; ABD yapımı “Best Day Ever”, adaptif dağ bisikleti sporcularının özgürleşme mücadelesini aktarıyor. Kırgızistan’da kadın futbolu üzerinden toplumsal değişimi işleyen “Kickoff” ve Fransa’da bir ultra maraton aracılığıyla hayatını yeniden kuran Dave Pen’in hikâyesini anlatan “Run Again”, sporun iyileştirici gücünü vurguluyor. Litvanya’dan erkek egemen drift dünyasının kraliçesi Sandra’nın mücadelesi, Brezilya’dan profesyonel sörfçü Tainá’nın Olimpiyat yolculuğu ve Uruguay’dan Down sendromlu jimnastikçi Daiana’nın ilham veren hayatı, belgesel seçkisinin evrensel kapsayıcılığını ortaya koyuyor. Özellikle İtalya ve Senegal ortak yapımı “The Madmen Coach”, zihinsel rahatsızlıkları olan bireylerin futbol aracılığıyla kurdukları umut köprüsünü anlatarak sporun sosyal rehabilitasyondaki rolüne dikkat çekiyor.

Skor Tabelasının Ötesinde İnsan Hikâyeleri

ISFF 2026, finalist filmleriyle izleyiciyi sporun sadece galibiyet ve mağlubiyetten ibaret olmadığını anlamaya davet ediyor. Seçkide yer alan yapımlar; hafıza, aidiyet, dayanıklılık ve toplumsal cinsiyet rolleri gibi temalar üzerinden sporun insan ruhuyla olan derin bağını sorguluyor. Farklı dillerin ve kültürlerin sporun ortak paydasında birleştiği bu dört günlük maraton, İstanbul’un sinema takvimine dinamik bir soluk kazandırırken, spora dair yerleşik algıları da estetik bir dille dönüştürmeyi hedefliyor. Çağdaş sinema dilinin en yetkin örneklerinin yer aldığı festival, 29 Mart’taki ödül töreniyle sona erecek.

Devamını Oku

Copyright © 2022 Refleksif.com